David Lynch Sineması, David Lynch Kimdir?

Bu gün BLuE VELVET 'i ilk kez izledim. Filmdeki bir diyalogdan ÇOK FAZLA etkilenerek  bu çalışmayı hazırladım sizlere....

şimdi içimi aydınlatan bu diyaloğu yazıyorum sizlerle paylaşmak istedim....
İlk bölümün sonuna doğru,


Sandy; Çok garip bir dünya !

Jeffrey Beaumont;
Neden Frank gibi insanlar var ? Neden dünyada bu kadar çok sorun var ?


Sandy;
Bilmiyorum. Bir rüya gördüm, seninle tanıştığım gece gördüm.RÜYAMDA DÜNYAMIZ VARDI AMA KARANLIKTI ÇÜNKÜ HİÇ KUŞ YOKTU VE KUŞLAR AŞKI TEMSİL EDİYORDU. UZUNCA BİR SÜRE SADECE SADECE KARANLIK OLDU AMA ANİDEN BİNLERCE KUŞ ÖZGÜR KALDI VE KÖR EDİCİ AŞK IŞIĞINA DOĞRU UÇMAYA BAŞLADILAR. ÖYLE GÖRÜNÜYORDU Kİ BU AŞK FARK YARATACAK TEK ŞEYDİ VE YARATTI DA. SANIRIM BUNUN ANLAMI KUŞLAR GELENE KADAR SORUN OLACAK !

İzlemenizi tabi ki öneriyorum
Serap Kaya


MAVİ KADİFE (BLUE VELVET - 1986)

David Lynch'i David Lynch yapan başyapıttır. Kimi eleştirmenlerce postmodern bir kabalık ve küstahlık olarak nitelendirilen Blue Velvet, görmek, bakmak üzerine kurulu dünyasını, görülenlerin, bakılanların gerçekliğinin ve düşselliğinin geçişgenliği ile beslenir.

'Blue Velvet'te, lise mezunu genç Jeffrey Beaumont, hastanede yatan babasının yerine kasabadaki dükkanı işletmek üzere, doğduğu kasaba olan Lumberton'a döner; babasını hastanede ziyaret ettikten sonra, bahçede kesik bir kulak bulur. Jeffrey müthiş bir heyecana kapılır, karşı koyamayacağı bir tutkuyla bu kulağın neyin nesi olduğunu ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Jeffrey'nin merakından etkilenen kız arkadaşı Sandy de ona yardım eder. Sandy, Jeffrey'ye gece kulübünde şarkı söyleyen şarkıcı Dorothy Vallens'ten söz eder; kadının olup bitenle herhangi bir ilişkisi olma ihtimali vardır.

Blue Velvet'in eylemsel çatısı çeşitli düzlemlerde gelişir. Yeşil çimenlerin, huzur ve düş dünyasının hemen içinde Jeffrey'nin bulduğu kulak, Jeffrey'yi aslında yanı başındaki ve görünmez bir sınırla öteki'nden ayrılmış, şiddet ve kötünün dünyasına çağıran bir kod; hem de, oraya açılan bir kapı gibidir. Sonuçta en azından olgunlaşmış, büyümüş olacaktır Jeffrey; hayatı, kötülüğü, cinselliği tanırken, cehennemi de tanıyarak.

"Mavi Kadife", mavi bir sinemadır. Yasak cinselliğe bir bakıştır bir yandan. Mavi, özlemin rengidir. Uzakların, mavi denizin ve göğün, dağların. Kutsal figürlerinde çoğu zaman renkleri mavidir. Jenerikten sonra açılan mavi perde, karşımıza mavi bir gök, beyaz bahçe çiti ve kırmızı güller çıkarır: Amerika'nın rengini. Ancak bu üç rengin birlikteliği, sadece filmin başında ve sonunda korunabilir. Filmin başında bir yerlerde Jeffrey, Sandy'i okuldan, koltukları beyaz, kırmızı bir arabayla alır. Henüz mavi renk bulaşmamıştır ona; ya da hayatın mavisi ek******: Gecenin rengi. "Kadife" para, servet, zenginlik anlamına da gelir. "Mavi Kadife", gece kazanılan paradır; acılarla ve cinsellik kullanılarak kazanılan para.'

Tam idrakı için birden fazla izlenmesi gereken film Lynch'in adının daha çok yayılmasında büyük rol oynamıştır. Artık Lynch usta yönetmenler arasındaki ismini sağlamlaştırmış ve Lynchvari denen üslubunun seyirciler üstündeki yerini de pekiştirmiştir.



Aniden binlerce kuş özgür kaldı ve kör edici aşk ışığına doğru uçmaya başladılar! Öyle görünüyordu ki; bu aşk,fark yaratacak tek şeydi ve yarattı da!
Blue Velvet/D.Lynch


Gözler


David Lynch Sineması, David Lynch Kimdir?




David Lynch 1946, Montana doğumludur. Babası Orman Hizmetleri'nde çalışan bir bilim adamı annesi ise ev hanımıdır. David Lynch'in kimi filmlerinde çocukluğunun geçtiği tarzda küçük kasabalara ("Mavi Kadife" veya "İkiz Tepeler" ) rastlamak mümkündür. Yönetmenin çocukluk yılları ile ilgili ilginç bir ayrıntıysa , annesinin ona asla boyama kitapları vermemesidir. Bu tutumuyla annesinin onu kurtardığını düşünen Lynch, boyama kitaplarının yaratıcılığı öldürdüğü fikrindedir. Sanata resim nedeniyle ilgi duymaya başlayan yönetmenin, en çok etkilendiğini söylediği iki ressam, Edward Hopper ve Francis Bacon'dır.

1963-1965 yılları arasında Wasgington'da ki Cocoran Sanat Okulu ve Boston Müzesi Sanat Okulu'nda resim eğitimi almış ve 1965 yılında ise resimle uğraşmak amacıyla Avrupa'ya doğru yola çıkmıştır. Amacı Salzburg'da ekspresyonist ressam Oskar Kokoschka'nın yanında resim eğitimi almaktır. Ancak Avrupa'da geçecek 3 yıllık bir dönem planlayan Lynch, Paris'e ve Atina'ya gidip 15 gün içerisinde Amerikaya geri dönmüştür. Avrupa'da kalmamasının sebebini, "yapmak istediğim tarzda işler için orada hiçbir esin kaynağı yoktu' şeklinde açıklamıştır.

Virginia'nın Alexandria kasabasında çeşitli işler deneyen ancak hiçbirinde tutunamayan Lynch, en sonunda Pensilvanya'da ki Güzel Sanatlar Akademisi'ne yazılmış ve de akademide ki günleri Lynch tarzının oluşmasında büyük rol oynamıştır. Bu dönemde yaşadığı evin bulunduğu bölge de son derece ilginç bir atmosfere sahipmiş. "Kaldığım ev bir morgun karşı sokağındaydı. Hemen yanındaysa küçük bir lokanta vardı. Bu bölgenin yansıttığı harika bir ruh hali vardı. Fabrikalar, duman, küçük lokantalar, demiryolları, görebilceğiniz en garip karakterler ve en karanlık geceler. İnsanların yüzlerine kazınmış hikayeleri vardır. Morg'dan hamburgerciye doğru giderken son derece güçlü imgelerle karşılaşırdım; yara bantlarıyla tutturulmuş perdeler, kırık pencereleri kapatmak için tıkıştırılmış bez parçaları..."

Lynch akademideki günlerinde ilginç şeyler icat etmekten de geri kalmamıştır. Bunlardan bir tanesi elektrikli bir bilardo masası. Diğeri ise daktiloya dönüşebilen, mekanik kadınlardan oluşan seridir.

1967 yılı ise David Lynch için çok önemlidir. Akademiden mezun olan yönetmen, ilk kısa filmini çekme imkanı bulmuştur. Bu " Six Figures Getting Sick" adında ve 1 dakika uzunluğunda olan bir animasyondur. Film sadece kafası yanmakta olan bir grup insanın yanma görüntülerinden oluşmaktadır. Bu film Pensilvanya Güzel Sanatlar Akademisi'nden bir ödül kazanmıştır.

Ayrıca yönetmen aynı yıl ilk evliliğini gerçekleştirmiştir. Margaret Reavey ile olan erken evliliği ve oturmakta olduğu bölgenin şiddet dolu atmosferi nedeniyle yaşadığı korku ve paronaya Lynch'in "Eraserhead" i çekerken ki bir numaralı esin kaynağı olduğu söylenmektedir.

1968 yılında çektiği "The Alphabet" ile Amerikan Film Enstitüsü'nden para ödülü kazanan Lynch, böylece bir sonraki kısa filmi " The Grandmother" içinde bütçe bulmuştur.

Eşi ve kızı Jeniffer ile Los Angles'a yerleşen Lynch Amerikan Film Enstitüsü'nün ileri sinema programına kaydolmuş ve bir yandan da ilk uzun metrajlı filmi "Eraserhead"in senaryosu üzerinde çalışmaya başlamıştır. Yönetmen, 1974 yılında çektiği dördüncü kısa filmi " The Amputee" ile deneysel sinemaya yönelik ilgisini sürdürmüş ayrıca aynı yıl içinde ilk eşinden de ayrılmıştır.

1977 yılında gösterime giren, "Eraserhead" David Lynch'in ilk dönem kısa filmlerindeki temalar ve görsel tarzın bir nev'i genişletilmiş versiyonudur. Aile ve arkadaşlıklardan toplanan 10 bin dolarla çekilen film deneysel sinema denildiğinde ilk akla gelen örneklerden birisidir.

"Eraserhead" her ne kadar fazla sayıda izleyiciye ulaşmasa da dikkat çekmeyi başarmış ve akabinde David Lynch'e daha büyük bir proje için teklif gelmiştir. Mel Brooks, yürütücü yapımcılığını üstlendiği "Fil Adam"ı yönetmesi için Lynch'i uygun bulmuştur. Bu teklifi değerlendiren yönetmen, kendi tarzından fazla uzaklaşmadan, benzerine az rastlanır bir duyarlılıkla John Merrick'in gerçek hayat hikayesini sinemaya aktarmıştır. "Fil Adam" ile En İyi Yönetmen dalında Oscar'a aday gösterilen yönetmene daha sonra iki bilimkurgu filmi önerilmiştir. "Yıldız Savaşları" serisinin üçüncü bölümü olan "Jedi'nin Dönüşü" nü geri çeviren yönetmen, Frank Herbert uyarlaması "Dune" un üçüncü uzun metrajlı filmi olmasında karar kılmıştır. Yapımcıların istekleri, kitabın hayranlarının beklentileri arasında sıkışan Lynch, tam bir başarıya imza atamamıştır. David Lynch'in bir sonraki filmi en kişisel filmi olarak nitelendirdiği "Mavi Kadife" oldu. Etrafında yoğun tartışmalar koparılan film, çoğu eleştirmence postmodernist sinemanın başyapıtı ilan edilmiş ve akademi David Lynch'i ikinci kez En İyi Yönetmen dalında Oscar'a aday göstermiştir.

Yönetmenin 90'lı yıllara girişiyse iki büyük başarıyla birlikte olmuştur. Pembe dizi mantığını makaraya alan, televizyon tarihinin görüp görebileceği en iyi ve en garip dizilerden birisi olan "İkiz Tepeler" yayın hayatına başlamış ve dizi gösterildiği tüm ülkelerde olay yaratmıştır. Artık David Lynch dünyanın en ünlü yönetmenlerinden birisi olmuştur. Ayrıca aynı yıl yönetmenin beşinci uzun metrajlı filmi olan "Vahşi Duygular" da Cannes'ta Altın Palmiye kazanmıştır.

"İkiz Tepeler"in yayından kaldırılması sonrası Lynch, "İkiz Tepeler: Ateş Benimle Yürür"ü yönetmiştir. 5 yıllık bir aradan sonraçektiği ve yeni bir kuşağı, kendisine hayran bıraktığı "Kayıp Otoban" 1997'de gelmiştir. Seks, şiddet ve rahatsız edici imgelerden uzak; ama son derece Lynchvari bir film olan "The Straight Story(1999) yoğun ilgi toplamıştır. Ve son olarak 2001 yılında adından bolca söz ettiren "Mulholland Drive"ı çeken yönetmen Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü Joel Coen ile paylaşmıştır.



Gülümsüyor



DAVID LYNCH FİLMOGRAFİSİ

ERASERHEAD (1977)

Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch'in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance'in canlandırdığı Henry Spencer'ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X'den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer'ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, "Eraserhead" bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.

David Lynch'in bu en zor filmi, yönetmenin en iyi filmlerindendir. Film yönetmenin sonraki filmlerine hazırlık sayılacak sekans ve görüntülerle doludur. Filmde hemen hemen hiç dialog yoktur. Görüntü ve ses efektleriyle seyirciyi bir akıntının içine çeken Lynch daha bu ilk uzun metraj filminde, şiddetin hayat olduğunu söyler ve karşımıza sık sık kaba şiddetin sergilendiği, iğrenç görüntüler çıkarır.



FİL ADAM (ELEPHANT MAN - 1986)
Sinema dünyasının hem en duygusal hem de anlattığı öyküye en mesafeli biyografilerinden birisidir. Film John Merrick'in gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmıştır. David Lynch, Merrick'in hayatını eşine az rastlanır bir duyarlılıkla beyaz perdeye aktarmıştır.

"Film Adam", Lynch'in ilk büyük Hollywood projesidir. Bedeni aşırı biçim bozukluklarıyla dolu olan John Merrick(John Hurt), doktorunun(Anthony Hopkins) yardımıyla bir insan olmayı, daha doğrusu kendini bir insan gibi görmeyi öğrenir. İnsanların kendisinden dehşetle kaçtıkları, ürkmedikleri yerde alay ettikleri Merrick, filmin ilk yarım saatinin ardından yakın planda karşımıza maskesiz ve korkunç görüntüsüyle çıkar. Lynch, bu fimle, sanayi çağında kendine özgü bir yabancılaşma mitosu yaratmıştır. Sanayi çağı makinelere hayrandır, organik olan teknolojik alanın kusursuzluğu karşısında, hastalıklı olmakla aynı anlama geldiği için, film bu anlamda önemli bir yorum taşımaktadır.

"Filmin dünyası, geçen yüzyılın 80'li yıllarının Londra'sıdır. Birbirleriyle kaynaşması ve bağdaştırılması mümkün olmayan karışım elementlerinin kol gezdiği Victoria çağı İngitere'sidir bu. Kolonyal feodalizm ile sanayi; proleter yoksulluk ile sınıfsal zenginlik; gelenek ile ilerleme; katı, ödünsüz ahlaki kurallar; püriten bir ahlak anlayışı ile öte yanda çözülmeye yüz tutmuş yapılar. Böyle bir dönemin içinde bulur kendini ucube; fil adam; bir yandan değişimden duyulan korku ve endişeyi, bir yandan da ona duyulan özlemi yansıtır; insanın kendine itiraf edemeyeceği bir açlıktır bu"(Peter W. Jansen)

Bu yüzyılın sonunda herkes toplumun dışına itilecektir; gerçekten tam doğmamış olan bu filmin kahramanı, öyle bir sanayi dünyasında insanı bekleyen kaderi önceden yaşar. Sanayinin kusursuz makineleri karşısında her organik doğum; aslında kusurlu eksik bir doğumdur çünkü.'


DUNE - (1984)
David Lynch'in en talihsiz filmidir. Frank Herbert'ın klasikleşmiş bilimkurgu romanından uyarlanan film; büyük bütçe, gişe başarısı zorunluluğu, romanın hayranlarının beklentileri ve Lynch'in yaratıcılığı arasında kalmış bir çalışmadır. Yine de film, göz alıcı güzellikte set tasarımlarına, başarılı bir kostüm çalışmasına, parlak bir oyuncu kadrosuna ve garip bir atmosfere sahiptir. Lynch, Dune hakkında yorum yapmaktan zevk almıyor ve filmin televizyon için yapılan kurgusunu reddediyordur.

MAVİ KADİFE (BLUE VELVET - 1986)
David Lynch'i David Lynch yapan başyapıttır. Kimi eleştirmenlerce postmodern bir kabalık ve küstahlık olarak nitelendirilen Blue Velvet, görmek, bakmak üzerine kurulu dünyasını, görülenlerin, bakılanların gerçekliğinin ve düşselliğinin geçişgenliği ile beslenir.

'Blue Velvet'te, lise mezunu genç Jeffrey Beaumont, hastanede yatan babasının yerine kasabadaki dükkanı işletmek üzere, doğduğu kasaba olan Lumberton'a döner; babasını hastanede ziyaret ettikten sonra, bahçede kesik bir kulak bulur. Jeffrey müthiş bir heyecana kapılır, karşı koyamayacağı bir tutkuyla bu kulağın neyin nesi olduğunu ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Jeffrey'nin merakından etkilenen kız arkadaşı Sandy de ona yardım eder. Sandy, Jeffrey'ye gece kulübünde şarkı söyleyen şarkıcı Dorothy Vallens'ten söz eder; kadının olup bitenle herhangi bir ilişkisi olma ihtimali vardır.

Blue Velvet'in eylemsel çatısı çeşitli düzlemlerde gelişir. Yeşil çimenlerin, huzur ve düş dünyasının hemen içinde Jeffrey'nin bulduğu kulak, Jeffrey'yi aslında yanı başındaki ve görünmez bir sınırla öteki'nden ayrılmış, şiddet ve kötünün dünyasına çağıran bir kod; hem de, oraya açılan bir kapı gibidir. Sonuçta en azından olgunlaşmış, büyümüş olacaktır Jeffrey; hayatı, kötülüğü, cinselliği tanırken, cehennemi de tanıyarak.

"Mavi Kadife", mavi bir sinemadır. Yasak cinselliğe bir bakıştır bir yandan. Mavi, özlemin rengidir. Uzakların, mavi denizin ve göğün, dağların. Kutsal figürlerinde çoğu zaman renkleri mavidir. Jenerikten sonra açılan mavi perde, karşımıza mavi bir gök, beyaz bahçe çiti ve kırmızı güller çıkarır: Amerika'nın rengini. Ancak bu üç rengin birlikteliği, sadece filmin başında ve sonunda korunabilir. Filmin başında bir yerlerde Jeffrey, Sandy'i okuldan, koltukları beyaz, kırmızı bir arabayla alır. Henüz mavi renk bulaşmamıştır ona; ya da hayatın mavisi ek******: Gecenin rengi. "Kadife" para, servet, zenginlik anlamına da gelir. "Mavi Kadife", gece kazanılan paradır; acılarla ve cinsellik kullanılarak kazanılan para.'

Tam idrakı için birden fazla izlenmesi gereken film Lynch'in adının daha çok yayılmasında büyük rol oynamıştır. Artık Lynch usta yönetmenler arasındaki ismini sağlamlaştırmış ve Lynchvari denen üslubunun seyirciler üstündeki yerini de pekiştirmiştir.

VAHŞİ DUYGULAR (WILD AT HEART-1990)
Tartışılmaz yönetmenin en komik filmidir. Ayrıca en iyilerinden de bir tanesidir. Yönetmenin bu filmde ki oyuncu seçimi de dört dörtlüktür. Wild at Heart içine dalındığında bir kere daha asla masumiyetine geri dönülmeyecek olan cehennemin resmi gibidir. Jenerikle birlikte bir kibritle başlayıp bütün bir perdeyi, cayır cayır yanma sesleriyle saran alevler, film boyunca Lynch sinemasının en güçlü simgesi olarak karşımıza çıkar. Daha filmin ilk sekansında Sailor (Nicholas Cage) , dans salonundan çıkışında, merdivenlerde sevgilisinin annesinin üzerine yolladığı katilin saldırına uğrar; adamı korkunç bir şekilde döver; yerlere, duvara çarpıp öldürür, o bunu yaparken fonda Powermad grubunun, klostrofobik speed, metal müziği çalmakta; Sailor'ın sevgilisinin merdivenin başında attığı çığlıklar; dehşetin dozunu yükseltmektedir.

David Lynch, "Wild at Heart" ta iki insanın birbirini delice sevmesi gibi klasik öyküyü kullanır. Bu iki insan birbirini öylesine sevmektedir ki, birbirini kişi olarak yitirmeye başlarlar. Hareketleri, davranış ve sözleri onlardan koptukça kopacak kadar severler birbirlerini; sonunda tamamen yalanın içine dolanıp kalırlar; artık sadece dünyadan değil birbirlerinden de uzaklaşacak kadar yalanın içindedirler; geriye sadece sözleri kalır; kendi kendilerine konuşurken ki sözleri. Aşk gider, davranış kalır.'

Tüm karakterleri ve birbirinden garip, komik olayları serbest bir, "Oz Büyücüsü" uyarlamasında bir araya getiriyor David Lynch. Seks ve şiddetin dozuysa bir hayli yüksek. Cannes Film Festivali'nde de Altın Palmiye kazanan film Lynchvari komedinin de hiç fena olmadığını seyircilerine ispatlamıştır.


İKİZ TEPELER: ATEŞ BENİMLE YÜRÜR (TWIN PEAKS-1992)
"Eraserhead"den sonra içine girilmesi en zor David Lynch filmidir. Televizyon tarihinin en büyük olaylarından olan "İkiz Tepeler" dizisinin yayından kaldırıldıktan sonra, yönetmen bu filmle dizinin hayranlarının imdadına yetişmişti. Laura Palmer'in öldürülmesinden önceki bir haftayı anlatan film, büyük çoğunlukla dizinin hayranlarına hitap etmektedir.

'Twin Peaks, filmin girişindeki kurgularla, insanın doğaya anlamlı ve mantıklı müdahalesinin bir mitos olduğunu anlatır bize ve bu mitosun inşasını yıkar. Çünkü birbirleriyle ilintilenmiş bu görüntüler de eksik olan şey insandır. Lynch'in yıkmaya çalıştığı bu mitos, insan ile doğayı barışık, insanı aktif, düzenleyici bir özne olarak görür, insanı yeniden doğaya sokarak çelişkiyi çömüş görünür; insanın doğanın göbeğinde ortaya çıkmasıyla aşılır popüler sinemada bu çelişki. "Twin Peaks"te doğa-insan çelişkisiyle yeniden karşı karşıya geliriz. Hareketsiz bir manzara görüntüsünün ardından bir şelaleyle karşılaşırız. Ardından içinde ağaç gövdeleri ışıldayan bir nehir görürüz. Sanki kan karışmıştır suya. Nehir, açık kırmızı, morumsu bir renkte akmaktadır. Nehrin kıyısında insanlar vardır; derken Laura Palmer'ın cesedi bulunur. Dizinin girişindeki büyülenmiş, lanetlenmiş bu manzara görüntüleri bir kadının bedenini betimliyorlarsa; sekiz planda sunulan giriş, bir üreme ve doğumun öyküsünden başka bir şey olamaz. ancak bu doğumun sonunda, ortaya çıkan bir ölüdür...'


KAYIP OTOBAN (LOST HIGHWAY-1997)
"Lost Highway", ya da Türkiye'de gösterildiği adıyla "Kayıp Otoban", Lynch'in önceki filmlerinin estetik ve anlatıcı yapısına bir geri dönüş, ama bundan da öteye yeni bir düzleme giriştir. "Kayıp Otoban", görüntülerin sunduğu hikayeyi anlamlandırmaya boşuna uğraştığımız izlenimi verir ilk bakışta; karşımızda üst üste binmiş görüntüler vardır ve her bir görüntü düzlemi belki ayrı, kendine ait bir öykü anlatmaktadır.

'Bir sabah erken, Los Angles'ı andıran, adı verilmeyecek bir megapolde saksafoncu Fred Madison banliyödeki evinin diafonundan "Dick Laurant öldü" diye gizemli, anlamsız bir söz duyar. Mesajı kimin söylediğini görmek için girişe gittiğinde, kapının önünde evinin dışarıdan çekilmiş bir video kasetini bulur. Ertesi sabah, kendisini güzel, ama soğuk ve resmi tavırlı, esmer karısı Renee'yle yatarken gösteren, evinin içinden çekilmiş kısa bir filmin olduğu bir video kasetibırakılır. Madisonlar polisi ararlar, ama polis bir açıklama yapmaz. Başarısız sevişmelerinden Fred'in yarı yarıya iktidarsız olduğunu, Renee'yi cinsel yönden tatmin edemediğini anlarız. Renee, Fred'i Andy 'nin verdiği bir partiye götürür, karanlık bir karakterdir Andy; solgun, ölü gibi nir gizemli adam Fred'e telkinde bulunur, Fred'i evinde gördüğünü iddia etmekle kalmaz, şu anda evde olduğunu da iddia eder. Bir cep telefonı çıkarır, evi arar, partide yanında dururken evindeki telefonu açan gizemli adamla konuşan Fred'de bunun doğru olduğunu anlar. Bir sonraki video kaseti, yataklarında Renee'nin cesedinin yanında duran Fred'i gösterir. Karısını öldürmekten hüküm giyen Fred garip baş ağrılarından muzdariptir ve hapiste büsbütün başka bir kişiye, Pete Dayton adında genç bir tamirciye dönüşür.'

Olayların bu gelişmeden sonra ikili bir dizgide yürüdüğü ve izleyicilerin kafasını allak bullak eden sahnelerle bezeli olan "Kayıp Otoban" belkide Lynch filmlerinin en karmaşığı fakat akıllarda da en çok yer edenidir.


THE STRAIGHT STORY(1999)
The Straight Story ile, oldukça farklı bir Lynch var karşımızda. Film, Amerika'nın güney batısından kuzey doğusuna yapılan bir yolculuğu anlatıyor. Amerika'nın Laurens Bölgesi'ne ait Lowa adlı küçük bir kasabadan komşu eyalet sınırındaki Wisconsin'e uzanan bir yolculuk. 73 yaşındaki Alvin Straight'i (Richard Farnswort) 10 yıl önce kavga ederek yolları ayrılan kardeşi Lyne'nin (Harry Dean Stanton) hastalık haberi yollara düşürür. Yaşlı kurt yıllar öncesinin küskünlüğüne nokta koymak, kardeşini ziyaret edip barışmak amacıyla ve bir çim biçme makinası ile -tüm uyarıları kulak arkasına iterek- uzun yolculuğuna başlar. Çim biçme makinası ile yapılan bu uzun yolculuk, yola yayan çıkmak gibi bir şeydir. Diğer yandan böylesine bir maceraya gözü kapalı atlayabilmek için Alvin oldukça yaşlı ve hastadır. Ancak, yürek olarak Alvin hala dik kafalı, "öncü ruhlu", çetin cevizdir. Çim biçme makinasının adım temposu ile mısır tarlalarına dalan Alvin, doğayı keşfeder. 73 yıldır iç içe yaşadığı doğayı hiç farketmemiştir! Şimdi ise, gördüğü her 'manzara' onu içine çekmektedir. Akşam kızıllığında ağaçları sıyırıp geçen kamera ve nefis bir müzik eşliğinde, Lynch, doğayı yaşlı adamla birlikte anlamaya ve onun yaşadıklarını duyumsamaya çalışıyor.


Olaf Schneekloth tarafından Londra'da David Lynch ile yapılan
söyleşi:


'Schneekloth: Bugüne kadar yaptığınız filmler daha çok kasvetli ve garip filmlerdi, ama "The Straight Story" bunlardan çok farklı. Sizi böyle bir film yapmaya iten şey nedir?
Linch: Filmin öyküsünü çok sevdim. Böyle bir öykü yakalarsam gene aynısını yaparım.

Schneekloth: Bu olaydan, yani öyküden nasıl haberdar oldunuz?
Lynch: Mary Sweeney (prodüktör, bu filmin senaryo yazarı ve Lynch'in hayat arkadaşı) 1994 yılında New York Times'da haberi okumuş ve öyküden çok etkilenmiş. 4 yıl sonra film hakkını elde edince konu üzerine dökümanlar bulup yazmaya başladı. Aynı zamanda Alvin'in ailesiyle, çevresindeki ve yolculuk sırasında karşılaştığı insanlarla görüştü.

Schneekloth: Film gerçek bir duygulanımı anlatıyor. Bunun sizin için önemi neydi?
Lynch: Evet. Öncelikle, Alvin Sraight ve onun nedenlerini, daha doğrusu onu bu uzun yolculuğa çeken nedenleri sevdim ve konu bu biçimi ile hoşuma gitti. Filmde, 'duygulanım' dediğiniz şeyi sık sık vurguladım. Beni çeken oldukça küçük, kolay ve düz bir öyküyü, bir olayı anlatmak oldu.

Schneekloth: Alvin Straight'i bireysel olarak tanıdınız mı?
Lynch: Hayır. Ben bu projeye başladığımda o ölmüştü (1996). Ama sanırım yazar John Roach bir kez telefonla görüşmüş.

Schneekloth: Alvin gerçekten bu yolculuğu bu şekilde mi yapmış?
Lynch: Şimdi bir öykü yazılırken, elbette, bazı şeyler eklenir ya da çıkarılır veya yorumlanır. Böylece, bir film kendi gerçekliğini oluşturur. Burada gerçekliğe bütünüyle sadık kalınıp kalınmadığı önemli değildir. Önemli olan öyküye temelinde sadık kalmaktır.

Schneekloth: Filmin bir sahnesinde Alvin, "en kötüsü yaşlanmak" diyor...
Lynch: Orada hatırladığı, bir zamanlar genç olduğudur.

Schneekloth: Siz yaşlanmayı nasıl görüyorsunuz?
Lynch: Şimdi, yaşlanmaya karşı yapılabilecek bir şey yok. Tabii burada alternatifi daha kötü denebilir. Ama yapılabilecek olan en iyi şey uyum sağlamak. Yalnız insan aynaya bakıp korkuya kapılabilir. Buradan hareketle de herkes kendi adına tamamıyla yaşlanmaz ve insan hep aynı kişiden yani genç olduğu varsayımından konuşur.

Schneekloth: Aynen Alvin gibi, değil mi? Meselâ, çok zor yürüyebilmesine ve görebilmesine rağmen,"İnsan ne yapmak istiyorsa onu yapmalıdır"ı şiar edinmiş kendine...
Lynch: Evet, öyle. O bir isyankâr, aynen James Dean gibi. Eski, yaşlı bir kovboy olduğunu da söyleyebiliriz. Aslında bu filmde bir stil var; Alvin'in yalnızca ata binmediği sade bir Western gibi.

Schneekloth: At değil ama bir çim biçme makinesi. Bu da, nasıl söylemeli, tipik David Lynch filminde olabilir ancak.
Linch: Evet, eğer öyle olmasaydı herhalde kötü olurdu!

Scneekloth: Size atfedilen "tuhaf şeylerin kralı" deyiminden rahatsız oluyor musunuz?
Lynch: Bir imaj, bütün bir resimden yalnızca bir bölümü, bir ayrıntıyı gösterir. Bu tip iddialı manşetler sadece ilgi uyandırabilir, o kadar.

Schneekloth: Aslı nedir sizin için söylenenlerin? Sözde siz garip şeyler biriktiriyormuşsunuz. Bunlardan biri de kavanozda özenle sakladığınız bir rahimmiş.
Lynch: Ben böyle şeyler biriktirmiyorum, ama Raffaella De Laurentiis (Dune'nin Prodüktörü ve aynı zamanda Dino De Laurentiis'in kızı) alınmak zorunda kalan kendi rahmini bana gönderdi. Tabii, bunun benim hoşuma gideceğini düşünmüş olmalı. Gerçekten buna sevindim, ama rahmin gerçek sahibi hâlâ o.

Schneekloth: Teşekkürler bu sohbet için. '


MULHOLLAND DRIVE (2001)
Bir araba kazası geçirdikten sonra hafızasını kaybetmiş bir durumda çevredeki evlerden birine sığınan ve kendisini duvardaki posterden ilhamla Rita diye tanıtan bir kadınla onu himayesine alan yıldız adayı Betty Elms arasında gelişen bir dizi olayla başlıyor film. Çantasında mavi bir anahtar ve bir tomar dolar olan Rita'nın kim olduğunu bulmasına yardım eden Betty bir yandan da bir filmin seçmelerine hazırlanıyor. Bu arada genç yönetmen Adam filminde Camilla Rhodes adlı bir kızı oynatması için yapımcılar ve para babaları tarafından zorlanıyor. Rita 'Diana Selvyn' ismini bir yerlerden hatırladığına karar verince Betty ve Rita aynı ismi taşıyan birinin evine gidiyorlar ve cesediyle karşılaşıyorlar. Yine Rita'nın gel-git'li hafızasının dayatmasıyla gece yarısı sahnelenen bir tiyatroyu izlemeye gidiyor ikili. Bu sahne filmin kalbini oluşturan ve aslında Lynch'in söylemek istediğini söylediği sahne. Herhangi bir oyun sergilemeyen tiyatro kumpanyasının tek yaptığı bu sahnede her şeyin önceden kaydedildiğini ve gerçekte o anda hiçbir orkestranın çalmadığını ve hiç kimsenin şarkı söylemediğini ispatlamak oluyor. Mavi anahtarın mavi kutusu da burada ortaya çıkıyor ve her şey değişiyor. Buraya kadar seyrettiğimiz film içinde bir film olabilir mi? Ya da o ana kadar gülümseyişi, kendine güveni ve büyük umutları ile bir sit- com karakteri kadar boyutsuz ve yapay duran Betty Elms bundan sonra izleyeceğimiz, zavallı, başarısız figüran Diane Selyvn'in rüyası mıydı? Her ikisi de olabilir. Lynch bu iki ihtimale hatta üzerinde düşünüldükçe çoğaltılacak çeşitli olasılıklara bile yakın duruyor. İzleyici, hikayenin olay, karakter ve nesneler hakkında yapacağı yorumlarla anlamlanacağı ya da arap saçına döneceği, çoktan seçmeli neden-sonuç ilişkileriyle karşı karşıya kalmaktan kendini kurtaramıyor.

David Lynch'in filmin DVDsine koyduğu kullanım kılavuzu:
1) Filmin başını çok dikkatli izleyin çünkü iki önemli ipucu, daha filmin giriş yazıları bile tamamlanmadan veriliyor.
2) Kırmızı lamba süslerinin ortaya çıktığı yerlere ve zamana çok dikkat edin.
3) Adam Kershner'ın oyuncu seçtiği filmin adına dikkat edin ve ne zaman tekrar kullanıldığını takip edin.
4) Kazanın meydana geldiği yere çok dikkat edin.
5) Kim, kime neden anahtar veriyor ?
6) Kıyafetlere, kül tablasına ve kahve dolu fincana çok dikkat edin.
7) "Silencio" isimli klüpte kim dikkat çekmeye uğraşıyor ? Burada ne hissedilebiliyor, ne gözlemleniyor ve ne kazanılabiliyor ?
 Camilla için sadece yeteneği yeterli mi ?
9) "Winkies"'in arkasında bulunan adamın çevresinde olanlara dikkat edin.
10) Ruth Yenge nerde?




Çilgin



DAVID LYNCH MÜZİKLERİ

"Ses ile görüntünün zaman içindeki akışı büyülü bir şeydir; ve ses birçok şeyi gerçekleştirebilir. Bir sahneye doğru ses ile girerseniz, siz sahneyi gözünüz ve kulağınızla algılamadan ses tamamıyla yeni bir dünyanın kapılarını açar. Siz ulaşmadan "orada" bekler sizi. Bütün için en kritik olan ise budur. Bu bir çeşit etki-tepki'dir. Akıp giden her şeyin farkına varmazsınız ilerledikçe etkilere karşı tepkinizi gösterirsiniz. Her defasında ayrı bir tecrübedir bir filmin karşısında oturmak."

David Lynch'e ait olan bu sözler, filmlerinin ayrılmaz bir bileşeni olarak yer alan müzik konusunda bir anahtardır. Son filminde David Lynch film yaratma sürecinde müziğin kullanımına dair ustalığını bir kez daha gösteriyor. Kadim dostu Angelo Badalementi ile birlikte Amerikan Film Noir'ın köklerine dönen Lynch'in çalışması Badalementi'nin elinden çıkan ses-sahneleri ile daha da güçlü ve çoğu zaman olduğu gibi sınırları zorluyor. Filmde Badalementi'nin besteci olmanın yanında bir de rolü vardır.

David Lynch filmlerinde müziğin önemli olmasının ötesinde, caz müziğine meraklı olan zaman zaman da filmlerinin müzikleri için söz yazarlığı, besteci olarak katkıda bulunan yönetmen çoğu zaman şarkıcı ve müzisyenleri de filmlerinde oynatıyor. Örneğin, Sting "Dune", Chris Isaak ve David Bowie -"İkiz Tepeler":Ateş Benimle Yürür", Henry Rollins ve Marilyn Manson - "Kayıp Otoban" bkz. Özel Dosya"). Ayrıca Massive Attack'ın "Unfinished Sympathy" video klibi Lynch'in yönettiği klipler arasındadır.

Badalamenti'nin müziği, bir tondan bir diğerine geçiyor, ve David Lynch'in seçkin ses kullanımı filmin atmosferine katkıda bulunuyor; serinletici ve duyguları okşayıcı bir tarzda. Lynch'in "otomatik yazım" ve cevaplanmamış sorularının bolluğuna rağmen,filmleri sürrealist bir film kılığında ve çok dikkatli kotarılmış Kara Filmlere örnek teşkil ediyor. Ve zalimce insan kullanmayı, kıskançlığı ve nefrete dönen bir aşkı müziğin ve sesin derin kullanımıyla pekiştiriyor.


Çek Kinorevue dergisinin Badalamenti ile yaptığı söyleşi:
KINOREVUE: Birkaç dakika önce David Lynch bize Prag'ın havasında yaptığınız müziği etkileyen bir şeyler olduğunu söyledi. Siz de aynı duyguları hissediyor musunuz?
ANGELO BADALAMENTI:1985'de Blue Velvet filmi için müzik yaparken benzer duygular hissetmiştim. O zaman Prag çok karanlıktı, Alcron Otel'inden karanlık caddelere, kemerlere, her bir yandaki önleri çerçöple dolu karanlık binalara doğru yürüdük. Tuhaf bir dünyanın içine girmiştik, stüdyoya girdiğimizde herkes sessizce duruyordu. David ve ben her gün buraya kontrbas çalmak üzere gelen ve enstrümanlarının bayoneti ile yerde delik açmış olan o kontrbasçıları asla unutmayız. Bu olay beni büyülemişti. Sonra çalmaya başladılar ve mükemmeldiler. Müziğimizdeki karanlığı anlamışlardı. Harika müzisyenlerdi ve o andan itibaren kendimizi evimizde gibi hissettik. Blue Velvet'tan sonra 'The City Of Lost Children', 'Stranger's Comfort', sanırım birkaç tane daha var, gibi filmlere müzik yapmak için altı kere buraya geldim. Ama en mükemmel atmosferi, Lynch'in 'The Lost Highway' müzikleri üzerinde çalışırken hissettim. Şimdiye kadar yaptığım en iyi müzik.

KINOREVUE: Peki orkestra şefiyle çalışmanız nasıl oldu?
ANGELO BADALAMENTI: Bu çok önemli. İyi bir arkadaşım olan Stepan Konicek konusunda en iyisi. Harika bir insan ve orkestra ile nasıl çalışması gerektiğini bilen birinci sınıf bir müzisyen. Hiçbir zaman beni hayal kırıklığına uğratmadı. Amerika'dakinden farklı olan düşünme şekline ve duyarlılıklarına alışmam uzun zaman aldı. İletişim kurmak çok daha zordu ama şimdi hemen hemen Çekler gibi düşünebiliyorum ve bundan çok memnunum.

KINOREVUE: David Lynch ile olan çalışmalarınızdan biraz daha bahseder misiniz?
ANGELO BADALAMENTI: David müziği mükemmel duyar ve ne istediğini çok iyi bilir. Son kararı verebilecek olan nadir birkaç yönetmenden biridir. Müzik yapımcısı için bu çok önemlidir. David için benim ikinci eşim diyebilirim. Yanlış anlamayın her ikimiz de normaliz ve benim çok güzel bir eşim var ama bu uzun süreli arkadaşlığımızın bir sonucu. O bana bakar, ben ona bakarım, bir kelime söyler, ben de söylerim ve her ikimiz de o an ne olup bittiğini anlarız. 'Blue Velvet' filmi üzerinde çalışmak üzere tanıştığımız 1985'den beri arkadaşlığımız devam ediyor. O zamandan beri her filminin müziklerini ben yaptım.

KINOREVUE: Çalışırken sizi yeterince özgür bırakıyor mu?
ANGELO BADALAMENTI: Evet. David kendisi müzik yapmıyor sadece bana, beni soyut bir dünyaya götür, karanlık, gizemli, acı dolu, tatlı veya trajik güzel olsun, gibi sözler söyler. Benim onun bu sözcüklerini müziğe çevirmem gerekiyor. Her zaman ona, doğru sıfatları kullanırsa işin çok daha basit olacağını söylerim. Müzik diliyle konuşmak çok zordur. Ne söyleyebilirsiniz ki? Yavaş, hızlı, yüksek, boğuk... Ama David Lynch'le çalışmak biraz daha farklı. Onu anlıyorum ve onun dünyası için benim müziğim doğru bir seçim.

KINOREVUE: Julee Cruise nasıl bir rol oynadı?
ANGELO BADALAMENTI: Julee çok yetenekli. David, Blue Velvet filmi için melekler gibi şarkı söyleyen bir kız bulmamı istedi. O zamanlar New York'daki müzik gösterimde Julee koroda söylüyordu. E. Norman gibi etkili boğuk bir sesi ve harika müzik kulağı var. Sesini alçalttı ve yavaşça 'Mysteries of Love' şarkısını söyledi. David çok beğendi ve bu beraber çalışmamızın başlangıcı oldu.

KINOREVUE: Lynch filmine müzik yaparken, filmdeki öyküyü takip ediyor musunuz?
ANGELO BADALAMENTI: David ile müzik yapmak inanılmaz güzel. Önce beni telefonla arar ve başlar. Merhaba, bir fikrim var. Lost Highway, şöyle, böyle� Öykünün kurulacağı hayali dünyayı bana anlatır: çift kişilikli, gizemli ve böyle devam eder. Benzer şekilde müziğin türünü de tanımlar:çok soyut, çok karanlık, konuşmalar arkasında derinleşecek, yıkılmak üzere, güzel birşey ama karanlık. Düşünmeye başlarım. Bu arada David filmini tamamlar ve video kaset olarak ilk halini bana gönderir. Beraber filmi seyrederiz ve belli sahneler, karakterler ve tavırları hakkında tartışırız. Tüm bunlardan sonra tek yapmam gereken müziği yapılandırmak için Prag'a gitmektir. 'Lost Highway'de müzisyenlerin daha iyi uyum sağlayabilmeleri için bazı yerlerde playback yaptırmamız gerekmişti. Özellikle saksafon solo ve birkaç caz kompozisyonunda.

KINOREVUE: Çek ve Amerikalı müzisyenler arasında herhangi bir fark var mı?
ANGELO BADALAMENTI: Temel olarak yok. Her şeyi çok iyi çalıyorlar. David için hepsi aynı. Örneğin 'The City of Lost Children'daki Fransız müziği. İşbirliği gerçekten yüksek standartlarda. Hepsi profesyonel, sakin ve istekli. Onlarla çalışmayı gerçekten çok seviyorum.

KINOREVUE: Hangisi daha kolay? Kendi müziğinizi yapmak mı yoksa başkası için çalışmak mı?
ANGELO BADALAMENTI: Hemen hemen hiç bir fark yok. Zaten sadece besteleyebileceğiniz müziği yaparsınız. Yönetmen beğenirse ne alâ. Yönetmen bazı değişiklikler yapmak istediğinde de, profesyonelseniz bir sorun olmaz. Zaten değişiklik yaparken bile kendi yetenek sahanız içerisindesiniz. Besteci çoğunlukla daha önce yaptığı çalışmalarla bağlantılıdır. Yönetmen 'Batman' için müzik isterse, bu türe uygun bir besteci arar. John Williams'ı isterse ona haber verir. Yönetmenler filmleri üzerinde nasıl uzun süre harcıyorlarsa, elbette ben de elimden gelenin en iyisini yapmak için kendimi zorluyorum ve bizim müzik yapmak için sadece yaklaşık üç hafta gibi bir zamanımız oluyor.

KINOREVUE: Kariyerinizin başlangıcında hayran olduğunuz gruplar ve müzik türleri hangileriydi?
ANGELO BADALAMENTI: Ben her zaman cazı sevdim ama Beatles'ı da beğenirim. Gerçekten çok iyi şeyler yaptılar. Aklıma gelmişken üç yıl önce olan bir olayı size anlatayım. Bir gün telefon çaldı ve karşımda, merhaba, ben Paul McCartney diyen birisi vardı. Ben de, sen Paul McCartney'sen ben de Winston Churchill'im dedim. Fakat gerçekten oydu ve benden Londra'ya gelmemi, yapmak istediği müziğin enstrümantalizasyonunu üstlenmemi istedi. Haftasonları dışında hiç boş zamanım yoktu, bu nedenle Concorde uçağıyla gelebilir miyim diye sordum. Bana biletlerimi gönderdi ve Londra'da arkadaşlığımız başladı. Çalışmamızdan sonra bana şu olayı anlattı. Bir kutlama töreninde kırk dakika çalması için Krallık Sarayı'na çağırmışlar. Paul özenle hazırlanmış, ne yazık ki gösterisine başlamadan önce kraliçe ayrılmak zorunda olduğunu bildirmiş. Onu durdurmaya çalışmış, kraliçe de çok üzgünüm ama televizyonda 'Twin Peaks'i seyredeceğim demiş.

KINOREVUE: Harika bir öykü. Söyleşi için teşekkürler.

Türkçesi: Hasibe Bal




Gözler




DAVID LYNCH FİLMLERİNİN KONUSU

Lynch'in filmlerinde egemen olan, çoğunlukla Edward Hopper'ın tablolarının sağduyusuyla kesişen, yabancılaştırmanın benzer etkisini son kertede bu ayrıştırma açıklar; ancak Hopper'ın tabloları ile Lynch'in filmlerindeki yabancılaştırma arasındaki fark, modernizmle postmodernizm arasındaki farktır. Hopper tablolarında yaygın gündelik sahneleri de yabancılaştırırken bu boyut Lynch'te tamamıyla ek******.

Filmlerinde çocukluğunun geçtiği yerlere benzeyen küçük kasabaları ve Amerikalıların garip yönlerini işlemekten hoşlanan Lynch, karanlık ve çürümüş ortamları, rahatsız karakterleri, iyi ve kötü olarak kutuplaşmış dünyayı yansıtmayı seviyor. Onun filmlerindeki uysal ve sevimli şeyler, binanın görünen yüzünü oluştururlar.

Lynch'in daha önceki filmleri düşünülürse, henüz yeşermekte olan çimenler arasında ortaya çıkan kesik kulak (Mavi Kadife), sanki elle oluşturulmuş resim gibi büyüleyici bir yerde (Rocky Mountains) bir öğrencinin suda şişmiş cesedinin bulunması (Twin Peaks) gibi şaşırtıcı ve ürkünç, beklenmedik sahneler henüz belleklerden silinmiş değildir. Onun filmlerinde genellikle mutlu son yoktur. Bazen de, Lost Highway'de olduğu gibi, bir tek son yoktur.




YÖNETMENDEN İNCİLER

"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. Psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. Anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor. Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."

"Hollywood'da hep geleneksel tarzda filmler yapılıyor. Öyküleri herkes anlıyor ve herkesin anlamadığı küçük bir nokta bile olsa telaş başlıyor. Ama işin asıl ilginç yanı, daha soyut kavramlarla uğraşmaya başlayınca ortaya çıkıyor. Sinemanın asıl büyüsü, gücü; içgüdülerle hissetmekte, insanların tuhaf ve unutmayacakları bir hisle filmden ayrılmalarını sağlamakta yatıyor..."

"Bence insanlar hayatın anlamsız olduğunu kabul etmiyorlar. Bu insanları çok huzursuz ediyor. Dinler ve mitolojiler de zaten sadece hayatı anlamlı kılmak için icat edilmiş şeyler..."

"Zihniniz birçok harika ve güzel şeyi dizginleyebilir. Mantık ve sebep aramaksızın her zaman başka birşey, görünmeyen birşey mevcuttur. Dünya sonlu olmaktan çok, sonsuz bir yerdir."

"Gizemi ve bilinmeyeni severim; neler olup bittiğini bilemediğim için karanlık ortamları da... Dış görünüşün altında bir şeyler saklı olduğu fikrinden hoşlanıyorum ve sanırım insanlar bilmedikleri bir şeyi veya daha önce hiç bulunmadıkları bir yeri seyretmeyi seviyorlar."

Öykülerin ortaya çıkış aşaması hakkında: "Bazen yürürken, bazen otururken. Genellikle kafelerde... Bu güvenli yerlerde kendimi mekandan soyutlayarak her yönde düşünülebilir ve eğer durum kötüye giderse tekrar kafe ortamına geri dönebilirim. Tıpkı sinemada olduğu gibi. Orada en korkunç şeyleri izleyebilirsiniz, ama aynı zamanda sinemanın emniyetli ortamındasınızdır."

"Karanlıkta kaldığınızda, düşüncelerinizi bulup çıkarmaya başlıyorsunuz. Eğer korkularınız harekete geçerse, bir bilim adamı bile olabilirsiniz"


Kaynak: film.gen.tr
kaynak;http://www.anarsist.org/yakin-cekim





Havali








Yorum Yaz